İskender Romanı Kısa Alıntı | Elif Şafak

  • 25 Ağustos 2018
  • 22 kez görüntülendi.
İskender Romanı Kısa Alıntı | Elif Şafak

ELİF ŞAFAK – İSKENDER ROMANINDAN BİR ALINTI:

O cumartesi boksa gitmedi İskender. Kate ile buluşmadı. Başka planları vardı.
Sabah dokuzu on geçe çıktı evden. Ilık bir rüzgâr yüzünü okşuyordu. Ceketinin
yakasını kaldırıp tempolu bir yürüyüş tutturdu. Bir erkeğin yürüyüşünün onun
hakkında çok şey söylediğine inanırdı – kusurları, zekâsı, cesareti adımlarından
okunurdu. İleri doğru hamle eder gibi yürürdü o hep, gelip geçenleri tartarcasına
omuzları dik ve çenesi havada.
Oğlanlar Alâeddin’in Mağarası‘nda bekliyorlardı. Arkalarda plastik bir
masanın etrafına toplaşmışlardı. Yaklaşırken bir selam çaktı İskender başıyla.
Onlar da aynı şekilde karşılık verdiler. Gözlerindeki saygıyı fark etti – babasının
kimseden, hatta kafa dengi kumar arkadaşlarından bile görmediği bir hürmetti bu.
“Selam” dedi İskender ortaya. “Arşad nerede?”
“Daha gelmedi” dedi Ferit – kısa boylu, güler yüzlü Faslı bir oğlan.
“Belki tırsmıştır” diye ekledi Aziz, aralık dişlerini ortaya çıkaran bir sırıtışla.
“Geçen hafta olanlardan sonra haksız sayılmaz hani.”
Gergin geçiyordu yaz. Her gün tatsız haberler geliyordu. Göçmen erkekler
sokakta tehdit ediliyor, kadınlara laf atılıyor, çocukların üstüne tükürülüyordu.
Geceleri karanlık eller evlerine taş atıyor, ipte kuruyan çamaşırlarını pisletiyor,
posta kutularına çamur bırakıyordu. Ama en beteri altı gün önceki hadiseydi.
Haziranın on birinde, sabah erken saatlerde, üzerlerinde Ulusal Cephe[10]
tişörtleri ve rozetleri olan Dazlaklar, Brick Lane’in[11] başında toplanmaya
başladı. Öğlene doğru sayıları epeyce arttı. Kâh yürüyerek, kâh bisikletleriyle,
kâh araba, kâh minibüslerle geldiler; kimi civardan, kimi uzaktan. Sonra gövde
gösterisi başladı. İşin garip yanı etrafta tek bir polis bile yoktu. Göstericiler
bağıra çağıra göçmenlerin dükkânlarına saldırıp camı çerçeveyi kırmaya, özel
mülke zarar vermeye başladıklarında bile gelmedi polis.
Bunları düşünerek kafasını salladı İskender. “Gidişat iyi değil” dedi.
Kafenin sahibi Alâeddin’in yaklaşmasıyla bölündü sohbet. Ellilerinde, tıknaz
bir adamdı. Gülümseyerek yaklaştı oğlanlara ama yalnızca İskender’le tokalaştı.
Ona okulunu, annesinin nasıl olduğunu, bu zor günlerde amcasının işlerini
sordu. İskender kısa kısa yanıtlar verdi tüm bu suallere.
“E, ne yiyeceksin?” dedi Alâeddin. “Arkadaşların seni bekledi sipariş için.”
İskender’in hoşuna gitti bunu duymak. “Bir misafir bekliyoruz. O da gelsin.”
Alâeddin’in topallayarak uzaklaşmasını izlediler. Âlicenap, diğerkâm adamdı,
ağzından daima tatlı kelam çıkardı. Hep şükrederdi haline. Sağ bacağı soldan
kısaydı. Çocukken hastalanmışım, derdi açıklama yapmak zorundaymış gibi.
Anam çok uğraşmış ama ilaç yokmuş, ne yapsın. Buna da şükür. Daha fena
olabilirdi.


İskender Aziz’e dönüp sordu: “Dazlakların yediği başka haltlar var mı?”
“Dün Bangladeşli bir çocuğu dövmüşler. Arşad’ın evinden biraz ötede kanlar
içinde bulmuşlar. Son bir ay içinde dördüncü vaka!”
İskender dudaklarını kemirdi.
“En çok neye deli oluyorum biliyor musunuz” diye ekledi Aziz. “Bu ırkçıların
tutup ırkçı olmadıklarını iddia etmelerine. Biz realistiz, diyorlar. Yalana bak!”
“Bütün ırkçılar yalancı olmak durumunda zaten…” dedi Sonny.
“Nasıl yani?”
“Ya başka nasıl inanır ki insan herkesten üstün olduğuna?” dedi Sonny. Adı
Salvatore’ydi ama babası dahil herkes Sonny derdi ona. Ailesi Sicilya’da bir
köyden göçmüştü. İngilizceyi öyle hızlı ve aksanlı konuşurdu ki ekseriya
söylediklerinin yarısı anlaşılmazdı.
“E, ne zaman geliyor bu herif? Meşhur Çençen?” Çiko’ydu bu soruyu soran.
Babası Faslı, annesi İspanyol’du.
“Öyle deme be” diye çıkıştı Aziz. “Sen de herkes gibi Hatip desene herife.”
“Ha Hatip ha Çençen! Ne derler, bilirsin. Aptallar konuşur, akıllılar susar! Bu
adam da ha bire konuşuyor.”
Bu lafları dinleyen İskender yüzünü asıp arkasına yaslandı ve bu hareketiyle
masadaki keyifli gevezeliğe son verdi bir anda. Ortam ciddileşti. Dedi ki, “Yarım
saate Hatip burada olur. Biz erkenden toplanıp konuşsak iyi olur diye düşündüm.
Sululuğun sırası değil.”
Çiko gözlerini indirdi. Diğerleri de susup havaya girdiler.
“Dazlakların niyeti bizi bu ülkeden atmak” dedi İskender. “Araplar, Türkler,
İtalyanlar, Jamaikalılar, Lübnanlılar, Pakistanlılar… Onların gözünde hepimiz
düşmanız. Peki, oturup bekleyecek miyiz? Kurbanlık koyunlar gibi.
Babalarımızın yaptığı bu. Ama biz koyun değiliz.”
“Tabii ki değiliz” dedi Çiko.
“Şu Hatip denen adam bakalım ne diyor. Gelsin bir anlatsın. Beğenmezsek
beğenmeyiz. Ama bilin ki herkes onu methediyor. En azından bu adama kimse
koyun diyemez, orası kesin.”
Tam o sırada kapı açıldı, Arşad içeri girdi, elleri ceplerinde. Onun ardından
geleni görünce yüzü değişiverdi İskender’in. “Ne işi var bunun burda?”
“Bana kızma. Valla ben gelme dedim ama dinletemedim” dedi Arşad.
İskender delici bir bakış fırlattı kız kardeşine. “Derhal eve gidiyorsun.”
“Hayır, gitmiyorum, ben de dinlemek istiyorum” dedi Esma.
Oğlanlar ihtiyatlı gülümsemelerle izliyorlardı atışmayı.
“Bıktım bu keçi inadından” dedi İskender. “Tartışmaya niyetim yok.”
“Tamam peki, tartışma o zaman.”
“Bana bak sinir etme beni. Burada işin yok. Kızlara göre değil bu.”
Esma ayak diredi. “Nedenmiş o? Sokaklarda Dazlakların sadece erkeklere mi
musallat olduğunu sanıyorsun? Yanılıyorsun. Kadınlara da saldırıyorlar. Benim
yaşımda kızlara da. Madem hedef olabiliyoruz, neden mücadele edemeyelim?”
“Vay, haklı kız” dedi Aziz.
Destekten yüz bulup yalvarmaya başladı Esma: “Hadi be abi, ne olur.”
İskender durakladı. “Peki, ama çıt çıkarmayacaksın. Tek kelime duymak
istemiyorum.”
“Tamam. Şuracıkta otururum mumya gibi” dedi sevincini yansıtmamaya
çalışarak. “Tek soru: İskender hariç bu adamın neye benzediğini bilen var mı?”
“Yok” diye itiraf etti Arşad, “ama görür görmez tanırız, eminim.”
Halbuki bu varsayım yanlış çıkacaktı. Hatip kafeye girdiğinde tanımadılar onu.
Ne de olsa üzerinde yarı geleneksel, yarı egzotik giysiler olan heybetli, alımlı,
yaşı belirsiz bir adam olarak canlandırmışlardı; saçlar dağınık, gözler ferasetli. O
sebepten, kapıdan giren sıradan görünüşlü, solmuş kot pantolonlu, sıska genç
adamın yüzüne bile bakmadılar, ta ki adam masaya yaklaşıp onları selamlayana
kadar.


“Buyurun, oturun” dedi İskender. Kız kardeşi hariç herkesi kısaca tanıttı.
Yemekler ısmarlandı. Humus, babaganuş, kebaplar, felafel… İskender
konuğun tabağını tepeleme doldurdu ama adam kuş kadar yiyordu. Onun
iştahsızlığı herkesin hızını kesti – boğazına düşkün Sonny’nin bile.
Sıra çaylara geldiğinde anlatmaya başladı Hatip. Sesi tok değildi ama bir
broşürden okur gibi dalgalar halinde yükseliyordu. Aralarda es verip yeniden
başlıyordu. Burun kemeri boyunca uzanan yara izi onu çirkinleştirmekten ziyade
ilginçleştiriyor, hikâyesi olan biri haline getiriyordu.
Geç kapitalizmin evrelerinden bahsetti Hatip, insanlığın Kıyamet Günü‘ne
yaklaştığını anlattı. Hep beraber uçurumdan aşağı bakıyoruz. Bu bozuk düzenin
düşüşüne tanıklık edeceğiz. Sistemi sorgulamasınlar diye uyuşturuluyordu
gençler. Uyuşturucu trafiğinin tamamı karanlık odakların elindeydi. Bütün
ideolojiler –sosyalizm, nihilizm, feminizm, anarşizm, çevrecilik– gençleri
sersemletmek ve edilgenleştirmek için uydurulmuş nafile icatlardı. Sahte
“izm”ler kitlelerin uyku ilaçlarıydı.
“Benim teyzem de feminist” dedi Sonny istediği kadar yemek yiyememiş
olmanın gerginliğiyle. “Saçları benden kısa. Sürekli pantolon giyiyor.”
Hatip sordu: “Bize göre feminizm lüzumsuz bir uğraş. Neden dersin?”..

Popüler Aramalar

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Scroll Up